Hukuki Nitelendirme ve Uzlaşma Sorunu
Dijitalleşmenin hız kazandığı günümüzde dolandırıcılık suçları da klasik yöntemlerden uzaklaşarak bilişim sistemleri üzerinden işlenen karmaşık durumlara dönüşüyor. Yaklaşık on yıl öncesine kadar sınırlı sayıda görülen bu suç tipi, özellikle son yıllarda ‘IBAN kullandırma’ veya ‘hesap kiralama’ adı altında yaygınlaşarak ciddi bir yargısal sorun durumundadır. Adliye koridorlarını, cezaevi koğuşlarını, karakolları ve akademik kürsüleri meşgul eden devasa bir hukuki sorun yumağına dönüşmüştür. Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde düzenlenen “bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle nitelikli dolandırıcılık” suçu, bu yeni suç tipinin hukuki temelini oluşturmaktadır.
TCK’nın bu maddesi değişen yeni yargı düzeninde yeni bir fail-şüpheli-mağdur üçlemesi yarattı:“Dolandırıcılar” – “IBAN kullandıranlar” ve “Dolandırılanlar”.
Peki burada dolandırıcı ile IBAN kullandıran ayrımını yani fail ayrımını nasıl yapacağız? Bu ayrımın temel belirleyicisi, hesap sahibinin dolandırıcılık eylemine ilişkin bilgisi ve iradesinin bulunup bulunmadığı, yani kastının somut delillerle ortaya konulup konulamadığıdır. Bu yazıda, özellikle hesap kiralama veya güven ilişkisiyle IBAN paylaşımı eylemlerinde KAST’ın tespiti, İlk Derece Mahkemelerindeki ikililik ve bu ikililiğin hukuki güveni sarsması ve en önemlisi de sistemin en büyük eksikliği olan UZLAŞMA kurumunun gerekliliğini özetlemektedir.
• Manevi Unsur ve Kast
Dolandırıcılık suçu, özü itibarıyla bir kimseyi hileli davranışlarla aldatıp, fail tarafından menfaat sağlamayı hedefleyen bir eylemdir. TCK 158/1-f maddesi, bu eylemde banka veya kredi kurumlarının maddi varlıklarının veya sistemlerinin araç olarak kullanılmasını ağırlaştırıcı bir neden olarak kabul eder.
IBAN kullandırma eyleminde suçun işleniş mekanizması genellikle “üçgen” bir yapı arz eder. Asıl suçlu olan dolandırıcı, mağduru internet üzerinden kurduğu hileli bir senaryo ile ikna ederken, paranın izini kaybettirmek ve kendi kimliğini gizlemek amacıyla üçüncü bir şahsın banka hesabını (IBAN numarasını) kullanır. Bu noktada, banka hesabını bir başkasına kullandıran şahıs, kendisini bir anda “nitelikli dolandırıcılık” suçunun şüphelisi olarak bulur.
Maddi unsur ve deliller açısından paranın hesaba girişi ve çıkışı teknik olarak tespit edilebilir olsa da, ceza hukukunun en zor kısmı olan manevi unsur, yani “KAST” tartışması bu noktada düğümlenmektedir. Gerçek hayatta gördüğümüz üzere bir kişinin IBAN bilgilerini bir başkasına vermesi, her zaman o kişinin işlenen dolandırıcılık suçunu bildiği ve bu sonucu istediği anlamına gelmiyor.
Her ne kadar Yerel Mahkemeler, konumlara göre değişen kararlar verse de (ki bu durumun hukuki ikililik yarattığı apaçık ortadadır) genel itibariyle “hesap sahibi paranın kaynağını bilmese de sonucunu öngörebilirdi” şeklindeki “olası kast” yaklaşımıyla mahkûmiyet kararı vermektedir. Ancak Yargıtay’ın son dönem kararları, bu otomatik cezalandırma sisteminin önüne set çekmiştir;
YARGITAY 11. CEZA DAİRESİ’NİN 2021/16966 E., sayılı kararı, bir kişinin hesabını sadece güven ilişkisine (komşuluk, iş arkadaşlığı) dayanarak kullandırması ve maddi menfaat elde etmemesi durumunda, dolandırıcılık kastının ispatlanamadığına ve beraat kararı verilmesi gerektiğine hükmetmiştir.
YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ’NİN 2024/24160 E., özellikle sahte iş teklifleriyle kandırılarak hesabını alamadığı cep harçlığı ile kullandıran öğrencilerin durumunu, suç kastının yokluğu bağlamında değerlendirmiş ve mahkûmiyet hükümlerini bozmuştur.
AYM 2021/10332 EŞREF BİNGÖL KARARI’ndaysa AYM, sayılı başvuru sonucunda, sanığın “hesabımı arkadaşıma yardım için verdim” şeklindeki savunmasına rağmen HTS kayıtları veya kamera görüntüleri gibi lehe delillerin toplanmamasını “silahların eşitliği” ilkesine aykırı bularak hak ihlali saymıştır.
Dolayısıyla, hesap sahiplerinin cezai sorumluluğu bakımından otomatik bir isnat değil, somut olayın özelliklerine göre bireyselleştirilmiş bir değerlendirme zorunlu hale gelmiştir. Yargıtay’ın yaklaşımının ‘hesap hareketi = suç’ şeklindeki otomatik kabule karşı açık bir şekilde mesafe aldığı görülmektedir.
• Uzlaştırma Paradoksu ve Onarıcı Adalet
Türkiye’de uzlaştırma, onarıcı adalet (restorative justice) sisteminin temel taşıdır. Basit dolandırıcılık (TCK 157) suçunun 2016 yılında uzlaştırma kapsamına alınması, binlerce dosyanın mağdurun zararı giderilerek kapanmasını sağlamıştır. Ancak TCK 158/1-f, suç nitelikli hal aldığı için uzlaştırma yolu tamamen kapanmaktadır. Bu durum, hukuk mantığı açısından ciddi çelişkiler doğurmaktadır. Örneğin, bir failin mağduru yüz yüze kandırıp nakit parasını alması durumunda uzlaşma mümkünken; aynı failin bir e-ticaret platformunda sahte ilan verip mağduru 500 TL dolandırması durumunda, banka aracı kılındığı için uzlaşma imkansız hale gelmekte ve fail en az 4 yıl hapis cezası istemiyle yargılanmaktadır.
Bu suçta uzlaşmanın olmaması, mağduru da pek korumamaktadır. Uzlaştırma olsa mağdurun zararı “derhal” giderilebilecekken, mevcut sistemde mağdur, zararının tazmini için belki de yıllarca süren ceza yargılamasının bitmesini bekleyecektir.
Birçok olayda, hesap sahipleri (IBAN mağdurları) yargılamadan kurtulmak için mağdurun zararını karşılamaya hazır olsalar da uzlaşma olmaması nedeniyle yapılan bu ödeme“etkin pişmanlık indirimi” sağlamaktan öteye geçememekte ve dosya kapanmamaktadır. Ayrıca yerel mahkemelerce bu yapılan ödemeler her ne kadar Yargıtay’ın “kabul anlamına gelmez” şeklinde birçok kararı olsa da uygulamada zaman zaman “suçun zımnen kabulü” olarak yorumlanabildiği görülmektedir. Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu, mağdurun zararını karşılamanın tek başına suçu kabul anlamına gelmeyeceğini ve mahkûmiyete esas alınamayacağını açıkça tescil etmiştir.
• Reform İhtiyacı, Neden Uzlaşma Gelmeli ve 12. Yargı Paketi
Onarıcı Yargı sistemimizde bu suçun uzlaşma kapsamına alınmasının temel dayanakları çok güçlüdür ve akademiden de desteklenmektedir.
Öncelikle bu olaylarda dolandırılan mağdur için failin hapse girmesinden ziyade parasını geri alması daha kritiktir. Uzlaştırma, failin hapis korkusuyla mağdurun zararını tam ve hızlı bir şekilde karşılaması için en güçlü motivasyon kaynağı olacaktır.
Adalet Bakanlığı verileri, IBAN kullandırma nedeniyle yargılanan on binlerce kişi olduğunu göstermektedir. IBAN kullandıran kişilere ait tek bir dosya olmayıp Türkiye’nin birçok farklı mahkemesinde dosyasının oluşması da bu yerel mahkemelerin kararlarının farklılıklarını görmemizde çok önemli bir gösterge olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin aynı kişinin aynı eylemi için Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı “KYOK” kararı verirken Elâzığ Cumhuriyet Başsavcılığı iddianame oluşturup cezalandırılma istemektedir. Bu aslında hukuki güvenlik ilkesine ve hukuk birliği ilkesine de gölge düşürmektedir. Bu dosyaların son 2 yılda artmasından mütevellit, Yerel mahkemelerin farklı farklı verdikleri kararlar sonrası halihazırda ağır işleyen istinaf kurumunu da çokça meşgul edeceği aşikâr. Bu dosyaların Ceza Mahkemeleri’nden alınarak uzlaştırma bürolarına aktarılması, yargı sistemindeki tıkanıklığı çözecek devrim niteliğinde bir adım olacaktır. Nitekim uygulamada savcılık kararları incelendiğinde; zararın giderildiği, kastın ispat edilemediği veya olayın hukuki ihtilaf olarak değerlendirildiği hallerde kovuşturmaya yer olmadığı kararlarının yaygın olduğu görülmektedir. Bu durum, kanunen uzlaşma kapsamı dışında olan bu suç tipinde, fiilen uzlaşmaya benzer sonuçların ortaya çıktığını göstermektedir. Çoğunlukla öğrenci veya işsiz olan IBAN sahiplerinin, bir anlık gaflet veya ihtiyaç nedeniyle “nitelikli dolandırıcı” olarak damgalanması, toplumsal rehabilitasyon açısından yıkıcıdır. Uzlaştırma, bu kişilere topluma kazandırılma ve sicillerini de temiz tutma şansı verecektir.
Nisan 2026 itibarıyla gündemde olan 12. Yargı Paketi’nin köklü bir değişikliği içerdiği söylenmektedir:
Müstakil Suç Tipi: Hesabını üçüncü kişilere kullandıranlar için dolandırıcılıktan bağımsız, daha hafif yaptırımlı bir suç tanımlanması planlanmaktadır.
Uzlaşma Yolu: Bu yeni suç tipinin şikâyete bağlı hale getirilmesi ve uzlaştırma kapsamına alınması hedeflenmektedir. Böylece, zararı karşılayan “hesap sahipleri” için davanın düşmesi mümkün olacaktır.
Bu yöndeki bir reform ihtiyacı, sivil oluşumların ve Baroların sunduğu önerilerle de desteklenmektedir. Amaç, profesyonel dolandırıcılık şebekeleriyle, bu şebekelerin kullanmış olduğu “figüran” hesap sahiplerini hukuk önünde tabir-i caizse aynı kefeye koymamaktır. Ancak her ne kadar uzlaşmanın gelmesi gerektiği aşikâr olsa da uzlaşmanın, özellikle örgütlü dolandırıcılık faaliyetleri ve tekrar eden eylemler bakımından sınırlı tutulması, sistemin suistimal edilmesini önlemek açısından zorunludur. Elbette uzlaşma mekanizmasının, özellikle tekrar eden eylemler ve örgütlü suçlar bakımından sınırlı uygulanması, sistemin suistimal edilmesini önlemek açısından zorunludur. Bunun alışkanlık haline gelmemesi, uzlaşmada dahi tekerrürün suçun işlenişine bağlı olarak zamansal açıdan ele alınması gerekmektedir.
• SONUÇ: Ceza Adaletinde “Denge” Arayışı
TCK 158/1 maddesi bağlamında IBAN kullandırma eylemi, teknoloji ile suçun evliliğinden doğan karmaşık bir hukuki meseledir. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin “kastın titizlikle araştırılması” ve “savunma haklarının kısıtlanmaması” yönündeki içtihatları, adli hataların önüne geçmek için hayati birer pusula niteliğindedir. Nitelikli dolandırıcılık suçunda uzlaşmanın mümkün kılınması; mağdurun zararını derhal tazmin etmesi, yargı yükünün radikal şekilde azalması ve hatayla suça bulaşmış vatandaşların ağır hapis cezalarıyla sistem dışına itilmemesi adına elzemdir. Ceza hukukunun sadece “cezalandırıcı” değil, aynı zamanda “onarıcı” ve “toplumsal barışı tesis edici” işlevi, dolandırıcılık suçlarında uzlaşma kurumunun genişletilmesini zorunlu kılmaktadır. Mevcut yasal çalışmaların bu yönde neticelenmesi, Türkiye’deki ceza adaleti sistemi için bir zihniyet devrimi olacaktır. Tüm bu değerlendirmeler ışığında yine de gerek mevcut uygulamada gerekse olası yasal değişiklikler sonrasında, somut olayın özelliklerine göre yapılacak hukuki değerlendirmenin belirleyici olacağı açıktır. Son olarak da hatırlatmakta tekrar fayda görmekteyiz; yasal düzenleme gerçekleşse dahi ve geldikten sonra bile, bu tür isnatlar karşısında kastın somut olarak ispatlanmadığı her durumda dahi “masumiyet karinesi” ve Yargıtay kararları hiçe sayılarak ağır cezalara mahkûm edilme riski devam etmektedir. Bu nedenle böylesi bir durumla karşılaşan kişinin delillerini derhal koruması ve savunma hakkını sonuna kadar kullanmaları hayati önem taşımaktadır; Aksi halde sistem, gaflet ile kastı ayırt etmek yerine aynı kefede değerlendirmeye devam edecektir.


